Valla durdum şlöyle bi baktım ama ck. Senin ismi bi şekle sokamayız.
Goliath lar en sevdiğm zırzavatlardı starcraft da.
"Goliath on-line"
golayıt on layn diye ne güzel bağırırlardı ama kardeşler değil mi? starcraft II'de goliath'lar yok artık, nasıl üzüldüm anlatamam.
neden neden neden -.-
starcraft'a devam öyleyse (bu arada iyi hatırlattınız valla finallerden unutmuşum)
sc2 var mı be? <.<;
ne zaman çıktı?
niye yok goliath?
daha çıkmadı ama çıkacak inşallah bir süre sonra... www.starcraft2.com adresinden şimdiki hali az buçuk seçilebiliyor...
goliath'lar yerine yeni bir unit eklemişler viking diye... yerdeyken goliath'a benzer bir tutum sergiliyor ancak canı istediğinde havalanıp gezebiliyor da arkadaş... uyuz oldum, niye goliath'ları kaldırırsın ki? onlara bu özelliği ekle, ne bileyim birşey yap... olan goliath'ıma oldu, soğudum sc2'den valla...
http://starcraft2.com/features/terran/viking.xml aha vikingler var burada...
sana golyat diyen ağzı kırarım -.-
hoş roselynde bana dunti demeye başlıyo ya du bakalım:D hayır işin kötü yani anime bir karekter gibi hissetmeye başlıyorum galiba çünkü isimde hoşma gidiyo alıştıkça -.-
soğuktu… açık pencereden dışarı vermişti başını ve rüzgarı öpüyordu gözleri kapalı… yüzünde hiçbir anlam barındırmıyordu, zihni bomboştu. burnu hafif kırmızıydı, dudaklarına bilinçsiz bir kıpırdama hakimdi ve uzun sakalı güçlü esintiye inat hareketsizdi. gözleri kırmızıydı ve göz çukurlarından aşağıya inen iki kurumuş gözyaşı çizgisi ay ışığında belli ediyorlardı kendilerini. karanlıktı ve karanlık olan şey sadece yüksek binaların gölgelerine gizlenmiş sokak değildi, kendisi de karanlıktı tüm zihni, tüm bedeniyle… elleri titriyordu, soğuktan çok az evvel yaşadıklarından ötürüydü bunun nedeni ama henüz farkında değildi. sadece o, gece ve rüzgar vardı; sadece bu gece ve rüzgar vardı…
pencere önündeki mermere dayadığı elleri soğuktan acımaya başlayınca farketti üşüdüğünü… içeri girip odaya bakındı biraz, zihninin büyük boşluğunda etraf yeni yeni anlam kazanmaktaydı… kendi odasında olduğunu anladı, beyin fonksiyonları yavaş yavaş geri gelmekteydi. bir şey sorgulamadı, bir şey düşünmedi, sadece birkaç adım attı odanın merkezine doğru. kendini iyi hissetmediğini hissediyordu, göğüs kafesinin tam ortasından vücuduna yayılan bir ateş dalgası ile kavuruluyordu sanki bedeni… kötü bir kabustan yeni uyanmış gibiydi ve şimdi neyin gerçek neyin rüya olduğunu algılamaya çalışıyordu büyük bir çabayla. bedenine hafif bir telaş hakim olmaya başlamıştı ve şakaklarında ter damlaları belirmekteydi; tüm bu hislerin gerçekliğini reddetmeye çalışmaktaydı bir nevi… rüyası yavaş yavaş renk kazanıyordu zihninde, sahneler kopuk kopuk kendilerini gösterip yeniden derinlere kaçıyorlardı o yakalayamadan. yakın olduğunu hissediyordu ama çıkaramıyordu bir türlü görüntüleri. yatağının ucuna oturup düşünmeye devam etti bir süre kayıp, sıcak anılarını…
yavaş yavaş zihninin kontrolünü eline geçirmiş, anılarını geri getirmişti ama şimdi de rüya sandığı tüm gerçeklerin yalan olduğuna inanmaya zorluyordu kendisini… tüm yaşadıkları keskin bıçak darbeleri olarak geçmekteydi gözlerinin önünden ve her biri boğazını bir kez daha düğümlemekteydi… gözleri kapıya çevrilmişti ama kafasındaki tek bir kişiyi görmekteydi o an aslında. acı içinde sarsılan vücuduna bu görüntü ile ufak da olsa bir parça huzur geldiğini hissediyordu, o yeryüzünde onun en sevdiği kişiydi… görüntü bir süre tüm sakinliğiyle dans etti çevresinde ve o da büyük bir keyifle izledi sevdiceğini… ama hayallere dalmış gözleri birden kötü görüntüler getirmeye başladı önüne, yeniden büyük bir acı dalgasına giriyordu yavaş yavaş… yine sevdiceği vardı gözleri önünde, tüm güzelliği ile çıplak bir halde ama yanındaki kendisi değildi. büyük büyük acılar saplanmaya başlamıştı zihnine; göz pınarları yeniden dolmuştu ve hiç bitmeyecekmişcesine akıtmaya başlamışları yeniden gözyaşlarını… anlaşılmaz sesler çıkarmaya başlamıştı, midesi bulanıyordu, öksüremiyordu ve boğulacak gibi hissediyordu kendini. görüntü kesik kesik devam ediyordu hareketlerine ve her seferinde daha fazla bağırıyordu kendi kendine, ne dediğini bilmeden. sevdiğinin nefeslerini ve zevk çığlıklarını duyuyordu, ağlıyordu, bağırıyordu bu işkence üzerine, içten içten yalvarıyordu bitmesi için… başını ellerinin arasına almıştı ve sağa sola sallıyordu tüm yüklerini silkelemek için üstünden, kısılmış sesi ile inlemeye devam ediyordu bir yandan… kurtulmaya çalışıyordu ama kurtaramıyordu kendini; büyük bir nefret büyüyordu içinde bu acı karşısında, savaşıyordu kontolünü yeniden kazanmak için. tüm hücreleri öfkeyle dolmuştu, herhangi birinde değildi bu öfke, ne ona ne de kendisineydi, kime sinirleneceğini bile bilmiyordu aslında… gözyaşlarıyla ıslanmış halıya dikilmişti kan çanağı gözleri, kalan gözyaşı damlaları nedeniyle buğuluydu gördükleri, birkaç kez göz kırpıp akıttı kalan yaşları yanaklarından halıya… gözleri yeniden etrafındakileri görmeye başladı, boğazındaki düğümü yutkundu öfkesiyle beraber ve derin bir nefes aldı uzun zamandır hava girmeyen ciğerlerinden içeri.
ayağa kalktı, yüzünde yeniden o anlamsız ifade belirmişti. krizi atlattığını anlayacak kadar gelmişti bilinci, boğazında kalan öfke taneciklerini de kendine yöneltmişti rezilliği için. zihni yeniden bomboş kalmıştı, çevresine bakındı yeninden amaçsızca… masasına yönelip sandalyesine oturdu ve çerçevedeki sevdiğinin fotoğrafına baktı uzun uzun. zarif hatlarını inceledi tüm hayranlığıyla, asla doyamayacakmışcasına baktı meleksi suratına… parmağıyla yanaklarını okşadı çerçeve camını hiçe sayarcasına, dokunuşlarında onun tenini hissetti yeniden tüm yumuşaklığıyla. bir öpücük kondurdu fotoğrafın ıslak sıcak dudaklarına ve tüm özlemiyle beraber derin derin kokladı tenini… o narin bedene sarılmak istedi yeniden, yeniden istedi onu kollarına almayı, yeniden istedi onu delicesine sevmeyi tüm benliğiyle…
sandalyeden kalkıp pencereye yöneldi ve açık pencereden dışarı verdi bedenini… rüzgarı öptü gözleri kapalı ve sardı tüm bedeniyle kaldırımda yatan sevdiceğini…
Biz büyüdük ve kirlenmedi dünya aslında, birer büyüydük aslında biz büyüklerimizin yaşamlarına… Sadece bu yüklerle doğmuştuk hepimiz omuzlarımızda ve kaytan bıyıklı ağabeylerimiz vardı önümüzde kaytaranlardan ziyade, ziyadesiyle hem de… Bilemedik bilinçsizdik, acılarla, korkularla bileylendik aslında; bileklerimiz kesikti, dileklerimiz de öyle bir bakıma… Hep bakıma ihtiyacımız vardı koşmak için başarılara ama rakımımız asla yeterice yüksek değildi ulaşmak için doruklara; hep yarımdı, hep yaramdı bu işte bağrımda… Duyulmazdı bağırmalarımız ve gariptir ki doyulmazdı tüm bu yalnızlıklarımıza, ağarırdık ağır ağır beyaz tenlerimizle yakıcı güneşlerin altında… İmladan önce “inna ateyna”lar öğrenmiştik hepimiz, miniktik –evet ben bile-, gittik bilmediğimiz yollardan tanımadığımız kollara… Biz büyüdük ve kirlenmedi dünya aslında…
Biz küçüktük ve bilmezdik dünya ile kir ilişkisini aslında, silmezdik gözyaşlarımızı yastıklara ve korkmazdık haykırmaktan. Gerçi çekinirdik kalp ya da vazo kırmaya ama annemizin hatırınaydı tüm bunlar, ve şimdi de güzel hatıralar oldular o zamanlara… O zamansız taşkınlıklarımızla doluyduk ağzımıza kadar ve keder kelimesinden habersizdik; belki densizdik ama şanslıydık ikiyüzlülüklerden haberdar olmayışımıza bakıldığında. Eksiktik belki, eksilttik geri kalan günlerimizi ama gülenlerdendik, güven verdik birbirimize ve güvendik kayıtsızca. Kesiktik belki ama kesindik, öğrenmeye açtık ve bu yüzden açtık kendimizi tüm darbe vuruculara… Biz küçüktük ama bilmezdik dünya ile kir ilişkisini aslında…
Biz çalışırdık ama öğrenemezdik kirlenmeyi dünya yollarında, bıçkındık ama asla bıkkın değildik, iyi kötü sanrılarımızla sarılmıştık –sanırım- sancılarımıza… Sözlerimiz kayıptı, ayıptı bakmak yüksek duvarlarımızın üstünden yasak ovalara ve biz yeni terleyen bıyıklıları biçenleri seyrederdik gizli gizli parmak uçlarımızda… Anlamsızdı belki o anlar, kaçak anılardı ama köşe bucak aranırlardı kafalarımızda, kapılarımıza doluşurlardı sonra da… Saf aşklar hayal ederdik el tutarken utandıklarımızdan; hayâsız değildik, olsa olsa biraz özel hayatsızdık ama bu bir engel değildi “onunla” evlenip mutlu olduğumuz rüyalarımıza… Biz çalışırdık ama öğrenemezdik kirlenmeyi dünya yollarında…
Biz yürüdüğümüz yollarda gizli –ve kirli- sandık dünyayı aslında… Mutlak saflık peşinde koştuk mutfak rafındaki çikolatadan sonra… Mağduruz ama mağruruz tüm aradığımız kaybetmişliklerimizin peşinde ama bilmeyiz ki mağlûbuz tüm oyunlarının sonunda… Biz büyüdük ve kirlenmedi dünya aslında, biz kirlendik onun çamurlu ayakları altında…
bir melodi dolaşır kulağımda, resimler geçer gider gözümün önünden, standart ve klasik bir şekilde zaman da çaktırmadan akıp gider ömrümden… düşünürüm, gülerim, düşünürüm, sevinirim, düşünürüm ve düşerim tüm yargılarımdan aşağıya tepetaklak… koparım konularımdan, kollarımdan bacaklarımdan; koparım veyahut herhangi bir fiili gerçekleştiririm akla ilk gelenlerinden, “koşmak” hariç olmak şartıyla… eteklerim tutuşur bir deyim bulayım diye, etiketlerim yapışır onlarsız yapmaya alışık olmadığımdan anlaşılacağı üzere… her zaman olduğu gibi yine 3 noktalara takarım kafamı, içinden çıkamaz onlara atarım tüm suçlarımı yine yazarken, yine yaşarken, yine şaşarken tüm dikkatsizliklerime… cümlelerim hiç bitmediğinden değildir noktalarım, çoktan bittiklerindendir aslında, bastıra bastıra noktalarım hepsini açmak üzere olduğum tüm boşluklarımı kapatmak üzere…
bir melodi dolaşır kulağımda, bir elveda gamına inat buyur edercesine… gözyaşları akıtıp ıslatmak isterim tüm kurumuş duygularımı, kurulmuş saatlerden nefret etmek isterim ama hiç aklıma gelmez o uyku sersemliği haliyle, hem de sabahın en köre yakın vaktinde… kelimelere akıtmaya çalışırım ruhumun bir parçasını, ve hep bu anda başarız olmaktan korkarım hiç bitmeyen bir özgüvensizlikle; ne “ama” ne de “lakin” diyebilirim, ne bir eleştiri dinleyebilirim, ne de eleştirilerimi eleştirebilirim; duygularımı ekleştiririm birbirine; birbirine en bağlı olmaması gereken cümleleri kaç noktalı virgül ile kullanabildiğimi görmek istercesine…
bir melodi dolaşır kulağımda, o kadar çok çalar ki duymaz hale gelirim, o kadar çalınır ki sevdiceklerim vurdumduymaz hale gelirim istemeye istemeye… yastığa sarılıp uyurum, analiz ederler beni; dinlemezler anlatamam, dinleseler de anlatamam; 3 noktamı ekleştiririm iğneyle sınav kağıdımın köşesine… uyku tutmaz bir türlü, en çok uyunması gereken bir gece yolculuğuna çıkarım penceresiz zihnimde… sonucunu bildiğim ama hangi yoldan gideceğimi bir türlü çözemediğim bir denklemle boğuşurum, ne kadar bilinmeyen olduğu bile bilemiyorken ben “o”nu ararım; “x”den ziyade…
bir melodi dolaşır kulağımda ve ben sana el sallarım, kim olduğunu bilmesem de… yine bir elveda gamında “hoşçakal” güftesi dökülür dilimden “güle güle” demek yerine, bulmak istediğim gibi bırakırım seni bulduğum yeri, gamsız kedersiz dokurum yollarımı; asfaltına buruk “mer” parçalarını dökerim “ha” ile karıştırıp, yanıma “ba”ları alır giderim kulağımda durmak bilmeyen melodi döngümle… bir melodi dolaşır kafamda birbirine ve ben seni beklerim bana geleceğin yolda hoşgelmişliğin ile birlikte…
aman canım ne bitmez basamaklarmış bunlar da… en son kaçta kalmıştım bakayım? yüz otuzlarda falandım, sonra dikkatim dağıldı herhalde; zaten ne nefes kaldı ne başka birşey. şuna bak zar zor konuşuyorum gülünecek haldeyim resmen. ah be aşkım, onca çektirdiğin çile üzerine bir de bunu çekiyorum ya, daha ne diyeyim yani… gerçi bu seferkinin seninle pek ilgisi yok, ama suçu yine sana atıyorum… ve de asansörün bakımını yaptırmamış tüm gerizekalı sorumlulara tabi ki… bela okuyacağım ama bela okumayı sevmem, hep bana döner onlar çünkü. ay üf hala bitmedi ya, bakayım; daha 4 kat varmış. biraz soluklanayım bari…
şu ayakkabıyı da bir değiştiremedim zaten, salaklık bende… neyse zaten önemli değil o kadar da, şu son 4 katımı da çıkayım da kurtulayım şu işkenceden… dinlenmek iyi geldi, rahat rahat çıkarım herhalde kalan basamakları, hatta ikişer ikişer çıkayım en iyisi. aha rahat rahat çıkıyorum… 3 kat kaldı çok güzel. evet evet böyle daha hoş oldu, hem yorulduğunu farketmiyor insan bu şekilde, durunca yorulduğumu anlayacağım kesin… olsun böylesi daha iyi, ve evet son kata da geldim… hadi oğlum gayret son basamaklar, çok yaklaştın, harika…
ay düşündüğümden daha da yorulmuşum be… ah, boşluklarıma ağrı girdi… üffff… ay ne olur kapı kapalı olmasın, ne uyuz olurum şimdi bak. allah kahret-mesin kilitlemişler… anahtarı falan burada mı acaba? ama dur bakayım, kırarım ben bunu galiba ya, tahtadanmış zaten… bir gerilip omuz atayım bakayım… hıaaaargh!!!
hahaha evet dayanabileceğini mi sandın bebek? tahmin ettiğim kadar acımadı da omzum, süper oldu… vay be manzara da güzelmiş hani, bizim ev görünüyor mu acaba? hmmm…. eee? yok görünmez ki buradan, ben de amma salladım yani. neyse, şurası güzel gibi görünüyor bir bakayım…
uuu, yüksekmiş! kaç kat çıktım ki ben ya? neyse evet aşkım geldim… bir mektup falan mı bıraksaydım ya acaba? amaan ne gerek olacak, benim de düşündüğüm şeye bak… ne diyorduk şimdi?
eşhedü en la…..
işte bu arkadaş böyle yazdıkça yazıyor :) bakmayın kaç gündür bir şeyler ekleyemediğine bilgisayarı bozuk :P
hiçbir hikaye bitmez aslında sevgililerim... hepsinin sonu birer kandırmacadır oysa; genelde en mutlu yerinde bitirler ki sevinsin okuyanlar ya da ne bileyim, etkilensin. zaten bunun için uğraşırlar yazarlar, hepsi de bilirler ki hikayeleri bitmemiştir. kimsenin hikayesi bitmez, kimseninki bitirilemez yani aşklarım benim...
filmleri de öyle yaparlar; ki bunu demem de manasız olacak zaten çünkü her film bir hikayedir aslında. neyse anladınız siz demek istediğim şeyi güzellerim; uzatmama gerek yok değil mi? kandırmaca dedim her hikaye sonu için, işte çok kızarım ben bu kandırmacılara. normal hayatta kandırmalara pek de karşı olmadığımı bilirsiniz yaptığım işten dolayı, ama hikayeler konusunda tepkiliyimdir ben! "sonsuza dek mutlu yaşadılar" bir hikaye sonu konsepti olmamalıdır, kimsenin sonsuza kadar mutlu olamayacağını bilecek olgunluktayız değil mi canlarım? bak mesela sen, sevgilinle -pardon, eski sevgilinle- hep sonsuza kadar mutlu olacağını düşündüğün halde ne kadar acı çektin değil mi sonradan aşkım? ve sen de hep pollyannacılık oynamana rağmen o dersten kalıp okulu uzattığında hayli moralin bozulmuştu hatırlarsan bebeğim. sen -yoksa siz mi demeliyim?- zaten mutlu günleri çok nadir gördün, onun için birşey demiyorum aşkım beni en çok da senin anladığını biliyorum zaten...
bunları size anlatıyorum güzellerim çünkü hikayelerinizin bittiğini düşünüyorsunuz. ama bitmedi canlarım, bitmesi için çok dua ettiniz, yalvardınız biliyorum ama bitemiyor işte hikayeler dediğim gibi. hatta ve hatta ruhlarınızla yeni hikayelere kahramanlık yapmaya başladınız eminim, onlar da sonsuza dek sürecek ve hiçbirinin sonu olmayacak birtanelerim. ölmüş olmanız doğumunuzla başlayan hikayelerinizin sonlanmış olduğu anlamına gelmiyor, onlar da sürecek tabi. ben kollarını keserken sen de "yeter bitir artık" diye bağırmıştın aşkım, ama benim bitirmiş olmamam hikayeni bitirmiş olmuyor; hala karşımdasın gördüğün gibi. senin de kafatasını açtım mesela, bu sence bir son olabilir mi? apayrı bi başlangıç bu. ve sen de -yoksa siz mi demeliyim?- vücudunu ortadan ikiye ayırdığımda hikayenin de ikiye bölüneceğini bilmiyordun değil mi bebeğim? ama öyle oldu işte... hiçbir hikaye bitmez aslında sevgililerim...
tüm hikayeler, “tamamlanmamış hikayeler”dir.
ayaklarım çok rahatsız şu anda. yerdeki bilgisayar kasasının üzerine uzatmış durumdayım kendilerini ve klavyem de kucağımda olduğundan -ve tabi yazının akışını kesmek istemediğimden- kendilerini inatla düzeltmemekteyim. sağ bacağım bükük olduğu için ve büyük bir bölümü kasa ve sandalye haricinde herhangi bir destek tarafından havada tutulmadığı için kramp tehlikesiyle başbaşa. ne kadar sürdürebileceğimi bilmiyorum, ama gidebildiği yere kadar tabi.
ikinci cümlemdeki betimlemeden de anlaşılacağı gibi, bilgisayar başındayım. önümde bir word dosyası açık durumda ve gözlerim de oraya dikilmiş halde, kelimeleri doğru yazıp yazmadığımı kontrol etmek için. ve de arada dönüp kurulmuş uzun cümlelerde başı kaçırmamak için geri dönmekte. yaz sıcağının bir bölümü tarafından rahatsız edilmekteyim, özellikle rahat olacağım diye gidip deri koltuk aldığım için koltukla temas halindeki bölgelerim bir hayli hararet içinde. ayağımı hissetmiyorum artık zaten, biraz sonra indirdiğimde fena halde karıncalanacak eminim; sonra da kan dolaşımımın sağlanması için kendisini yere vurduğumda gıdıklanacak, gecenin bir vakti kahkaha ile karışık inilti seslerimin duyulmaması için ağzımı kapatacağım. bardağımdaki su her cümle arası aldığım yudumlar nedeniye hızla azalmakta, yazı bittiğinde -ve ayağımın uyuşması geçtiğinde- mutfağa gidip bir bardak daha su almam gerekecek, yetmeyeceğini biliyorum çünkü. ah bir de almam gereken hapım var tabi, onun için de su lazım, bu yazı bittiğinde bardağımda su kalmamış olacak.
içeriden annemin seslerini duyuyorum. hala ayakta olduğunu bilmiyordum, kesin bana hapımı almam gerektiğini söylecek. evet alacağım zaten, almam gerektiğini biliyorum. ama annemin söylemesini istemiyorum işte, onun söylediği şeylerin tersini yapmak gibi bir his doğuyor içimde her seferinde. sırf bu yüzden daha önce ilaç içmediğim de olmuştu; dün içmedim mesela. sırf bir saat geciktim diye bir dünya tantana yapmıştı, ona inat dilimin altında tutup tükürdüm. bugün de güzel bir gün geçirdim tabi ama gece oldu ve yalnız olduğumda halüsinasyonlarım korkunçlaşmakta. az evvel duyduğum ve annemdir diye yorumladığım seslerin de ne olduğunu görüyorum şimdi, kapıda palyaço kıyafetleri giymiş yaratığımsı yüzlere sahip iki cüce durmakta, onlardan geliyordu herhalde. suyum bittiğine göre mutfağa gitmem gerekecek, yolda karşıma daha kötü şeyler çıkmaz umarım…
ah bacağım!
"nasılsın?" diye bakıyordu oğlan, gözleri yüzü asık kıza kilitli şekilde... "bilmiyorum" bakışları vardı kızın gözünde, ama sadece bilmek istemediği için böyleydi, yoksa mutsuz olduğu çok açıktı önündeki boş kadehlerden. garsonun onları almasına izin vermemişti, kaç tane içtiğini görebilmek içindi muhtemelen. kontrolünü asla bırakmayacağı asil duruşundan açıkça anlaşılıyordu. "bu lanet bar köşesinde ne arıyorsun?" merakı sarmıştı çocuğun yüzünü, kız ise hala bilmeyen bakışlarını saçıyordu sağa sola...
ferini kaybetmiş o yeşil gözlerin içinde kaybolmuştu oğlan. "etkilendim senden" der gibi, hayran hayran bakıyordu kızın derinlerine... utanmıştı kız, yanakları üstünkörü makyajını ezer şekilde kızarmıştı ama kaçırmamıştı gözlerini. masumdu, "yaralıyım" diyordu umutsuzca, gözleri oğlanın ruhunda şevkat ararken. "anlıyorum" diye bakıyordu oğlan yüzünü aydınlatan bir parça tebessüm ile.
uzun bir süre sessiz kaldı kızın bakışları, kadehindeki son yuduma odaklanmıştı öne eğilip. belki de bir koruma güdüsü olduğunu düşündü, belki de benliğinin en gizli saklı bölümlerini inceliyordu içkisinin yüzeyinde. yanında yükselen gölgeyi farketmesiyle çıktı iç dünyasından; kafasını kardırdı ve "benimle gel lütfen" bakışlarıyla karşılaştı oğlanın. bir müddet güven aradı üzerine dikilmiş siyah gözlerinin içinde. "beni koru" der gibi baktı karanlık noktacıklara ve "elbette" cevabını aldı hemen ardından. zarifçe indi taburesinden ve sanki uzun zamandır ilk kez ayakları yere basıyormuş gibi yürümeye başladı bar çıkışına doğru...
"hep yanımda olmanı istiyorum" der gibi sarılmıştı oğlan ona bu gece. kız ise "huzurluyum" diyerek yatıyordu oğlanın güven verici kollarında, "sev beni" diyordu gözleri. sevmeye başladı oğlan, tüm sevgisini göstermek istedi tüm bedeniyle. kız ise sadece sevilmek istediğini söylüyordu, masumiyet dolu gözlerini oğlana dikerek. sevdiğini biliyordu oğlan, ama sevmenin kız için ne anlama geldiğini bilmiyordu belli ki. tüm sertliği ile sevdi oğlan, sevdiğinden emin bir şekilde... fakat görememişti gözleri kapalıyken kızın gözlerini ve yanlış yaptığı şeyi. masum iniltiler, sert hırıltılarına karışmıştı; tüm sertliği ile sevmişti oğlan, sevdiğinden emin bir şekilde...
günün ilk ışıkları vuruyordu kızın hayal kırıklığı gözyaşlarına ve ayakları yere basmadan yürüyordu yeniden. "gidiyorum" adımlarını takip ediyordu kan çanağı pişman bakışları...
ve "üzgünüm" şeklinde eğilmişti oğlanın darağacında sallanan başı. gözleri açık olsaydı "lütfen geri gel" bakışı olacaktı...